İzleyiciler

10 Mart 2016 Perşembe

İlahe Pşine & Thaguaş Pşıne (2012)













Hatko Hali Kayıt esnasında




Hatko Halil ve Dzibe Kadir


Jineps'te albümle ilgili çıkan yazı





İlahe Pşine & Thaguaş Pşıne (2012)


Bu Albümdeki amacımız popülerliğini kaybetmekte olan Çerkes pşıne'sini (DBA Akordeon) bu kültüre, müziğe sevgisi ve de sempatisi olanlarla buluşturmaktır.


Halil Hatko

Yüreğimden gelen ses: “Haydi, haydi durma yaz.” Deyince cesaret edemedim doğrusu. Pşıneye haksızlık edebilirim diye kaygılandım uzun bir süre. Pşıneyi anlatabilmek, pşıneyi sözcüklerle ifade edebilmek kolay değildi. Sonunda yüreğimin sesini dinledim. Yüreğim: “Gizler öyle kolay çözülmez. Sen pşınedeki gizi çözmüşsün. Paylaş̧ dostlarınla o güzelim enstrümanın gizini” deyince, mahcup mahcup koyuldum pşınedeki gizleri yazmaya, yazabilmeye...
Babaannem pşıne çalıyor. Gözleri derinlerde, öylesine derinlerde ki beni görmüyor. Duvara yaslanmış̧, ellerimi dizlerimde birleştirmiş̧ karsısında oturuyorum. Pşınenin nağmeleri yüreğimi açıyor, hoşuma gidiyor. Ben de babaannemle birlikte derinlere doğru yol alıyorum. Kimi zaman onunla mırıldanıyor, kimi zaman ellerimle tempo tutup dejuv yapıyordum. Babaannem bir süre sonra pşıneyi bırakıyor. Saçlarımı okşuyor “yavrum, yavrum” diyerek. Arkasından:
- Dayımlar Kafkasya’da kaldı, diye ekliyor.
- Dayıların mı vardı? Diye soruyorum. Derin bir nefes alarak:
- Vardı ya, diyor. Ona da annesi anlatmış̧. Yani görmemiş̧ dayılarını.
- Neden? Diye soruyorum.
- Gelememişler. Diyor bir ah çekerek. Yüreğim daralıyor, üzülüyorum.
- Peki, neden gelememişler babaanne? Diye soruyorum.
- Savaş̧ varmış̧ yavrum, diyor. Ruslarla savaşmışlar, kaybetmişler. Gelebilen gelmiş̧, gelemeyen gelememiş̧, diyor. Peki neden? Diye arkasından bir soru daha soracakken, babaannem:
- Yeter. Sen daha küçüksün, anlamazsın. Haydi, çık dışarı. Hava çok güzel oyna, diyor. Babaannemin üzüldüğünü hissediyorum. Ona sarılıp öpüyorum. Babaannemin ezgisini mırıldanarak dışarı çıkıyorum...
Yaz tatilimiz var. Okullar kapalı. Artık her gün oyun var.
Mutluyuz. Dünya umurumuzda değil. Oynamaya doymuyoruz. Oynuyoruz, buyuyoruz, yasamı öğreniyoruz. Ilık kaşenim tatile memleketimize geliyor. Heyecanım dorukta. Sabah kahvaltı yaptıktan sonra ilk işim bahçelerinin karsısında oturup onu görebilmeye çalışmak oluyor. Amcası beni fark ediyor ve kaşenime sesleniyor: “Eniştemiz geldi!” Hoşuma gidiyor aile tarafından kabul edilmek. Ama kaşenim olarak düşündüğüm kızdırıyor beni, “sümüklü̈” diye. Biraz üzülüp, bozuluyorum ama kaşensiz de olmaz diye düşünüyorum. Onun için yaz tatillerini özlüyorum.
Yaz tatillerinde düğünler oluyor. Kimi sünnet oluyor, kimileri evleniyor ama sonunda illa ki düğün oluyor. Eğleniyor herkes, sevinci paylaşıyor. Gündüzden düğün yeri ayarlanıyor. Bir taraftan zemin üzerindeki tümsekler düzlenirken, çukur olan yerler dolduruluyor. Tahtalar kesiliyor, pxeçiç için Yer sulanıyor tozlanmaya karsı. Gençler aksama hazırlık yapıyor. Kızlar süsleniyor, erkekler saclarını sakallarını bir düzene sokuyorlar. Hatiyako, Pşaşe Thamate, düğün sahibi genç̧ kız ve genç̧ erkek ev ev dolaşıp kızları topluyor ve ev halkını düğüne davet ediyorlar. Düğün saati yaklaştıkça gençlerin heyecanı artıyor. Yürekler artık kıpır kıpır. Sonsuz sevdalara acık her biri. Düğün başlayacak artık. Kızlar bir sıra inci gibi diziliyor. Karsılarındaki delikanlılar ise dünyayı ben yarattım havasında. Yan taraftaki izleyiciler herkesi pür dikkat incelemeye koyuluyor. Hatiyako mızıkayı eline alıyor, düğünün başlayacağı işaretini verip Pşınavo’yu yerine davet ediyor. Pşınavo pşıne elinde yerini alıyor. Her bir şeyi gözden geçiriyor ve hatiyakoyla göz göze geliyor, tamam ben hazırım diyor. Hatiyako oyuncuları davet ediyor oyuna. Artık pşıne devrededir ve pşınenin tuşları konuşuyor. Artık pşıneyi kimse susturamaz. Pşıne voredleri yayar, ta ki voredlerin geldiği yere kadar. Getirilen aşırılaşmış̧ ezgiler, sürgünün evlat ve torunlarını kimliklerine ve memleketlerine ulaştırır beyinlerde. O ezgiler ki yürekleri parçalar, yürekleri coşturur her bir bedende. Ezgileri çıkaran pşıne artık bir ilahedir. Onun tuşlarına dokunan, sürgün pşınavonun parmakları hipnotize olur. İlahe pşıne, sürgün pşınavonun yüreğini içine alır okşar, okşar, okşar... Sürgün pşınavo sonsuz bir doyuma erişmeye cabalar. İlahe pşıne, bunun öyle kolay olmadığını sürgün pşınavo’ya Oşhamafe’yi göstererek okşamasını keser. Sürgün pşınavonun boğazı düğümlenir, parmakları hipnotizmadan çözülür, yorulur ve yığılır. İlahe pşıneyi bir başka sürgün alır. Her bir değişim, bir öncekinin tekrarı olur. İlahe pşınenin nağmeleri her bir sürgün pşınavonun parmaklarında yürekleri daha bir parçalar, daha bir coşturur sıcak yaz gecelerinde... Çocuklar ilahe pşınenin gözdesidir. Onları içine daha çok çekmek ister ve çocukların küçük yürekleri daralır, daralır...
Çocukluğumuzda canlı olarak dinlediğimiz ilk müzik enstrümanı pşıneydi. Babaannem, amcalarım, halalarım, annem, ablam güzel pşıne çalıyorlardı. Ne zaman bir araya gelinse, ne zaman birileri misafir olarak gelse pşıne ortaya çıkar, ona hünerleri gösterilirdi kullanıcıları tarafından. Bir çocuk olarak hemen pşınenin yanına sokulurduk ister istemez. Elimize almak istediğimizde kızardı büyüklerimiz: “Dokunmayın ona! Çekil! Çekilin oradan!” sözleriyle. Ona dokunamamanın sırlarını biraz daha olgunlaştığımızda anlayacaktık. O bir köşede sessiz, bize bakar, bizim onu almamızı, kendisiyle oynamamızı isterdi.
Babam Hac için Mekke’ye gidip döndüğünde ablama oradan bir küçük oyuncak pşıne getirmişti. Ablamın sevincine ortak olmuştuk ağabeyimle beraber. Ablam onu çalmaya başladığında ağabeyimle beraber oynar, büyüklerimizin nasıl oynadıklarını taklit ederdik. Hakunaj, Gülahmet Dayı, Karadaşlı Mahmut Dayı, Doşemedaşlı Ferdavus taklit ettiğimiz tiplerdi. Herkes kahkahayla yerlere yığılırdı. Ablam o minik oyuncağıyla yatar kalkardı. Bize vermez, biz ise onu ondan alıp oynayabilmek için bin turlü hile yapar, bir turlü başarılı olamazdık. Ne zaman elimize alsak ya dayak yer, ya da azar işitip otururduk. Sabah kalktığımızda ilk isimiz gizlice onun yanına gitmek olur, onu elimize alıp sesini kimsenin duymayacağı bir köşede seslerini keşfetmekle uğraşıp özlemlerimizi gidermeye çalışırdık. Her seferinde yarım kalan bu istemi bir başka güne, bir başka zamana diye erteler dururduk.
Ista o pşıne, çocukluk yıllarımızın en değerli, en ulaşılmaz oyuncağıydı. Pşıne Çerkeslerin acılarının, sevinçlerinin, duygularının ortak bir sesi, bir diliydi. O yaşanan olayları, ağızlardan dökülen sözcüklerden daha iyi anlatan bir tanıktı.
Liseyi bitirdiğimde iki kültürde yetişmenin verdiği bir kimlik arayışı, yasamın dengesizlikleri, bir yüksekokula girebilme kaygısı, daha doğrusu gelecek kaygısı, ayrıca ideolojik ayrışma ve çatışmaların bende oluşturduğu karmakarışık duygular içerisindeydim.
1977 yılında ilçemizde bir Kuzey Kafkasya Kültür Derneği kurulunca bir grup arkadaşla birlikte oradaki yerimizi hemen almıştık. O ana değin kulaktaki kulağa dinlediğimiz, yasayarak öğrendiğimiz Çerkeslerin dramını artık okuyarak tüm gerçeğiyle öğreniyorduk. Kendi çapımızda bir ulusal bilinçlenme surecini başlatmıştık. İlk işimiz Adığe alfabesini öğrenmek oldu. Kendi aramızda Kafkasya, Çerkesler ve Türkiye’ye geliş̧ üzerine seminerler düzenliyor, karşılıklı birbirimizi bilgilendiriyorduk. Kısacası kendimizi yeniden keşfetmenin mutluluğuyla karmaşık duygularımdan yavaş̧ yavaş̧ sıyrılıyordum. Bu ara, derneğimize iki pşıne bağışlandığında oldukça sevinmiştik. Her boş kalışımızda onları elimize alır, bir parça çıkarmaya uğraşır, seslerini keşfetmeye çalışır, her seferinde başarısız kalırdık. Bir gün can arkadaşım Oğuz ile birlikte pşıneleri elimize alıp uğraşmaya başlamıştık. Bir takım sesler çıkartıyorduk, fakat sonunu getiremiyorduk. Oğuz: “Ben bu isi yapamayacağım” diyerek pşıneyi bırakmıştı. Ben hala uğraşıyordum. Bir zefakoyu çözmeye çalışıyordum. Suratım bin bir çeşit oluyor, adalelerim kasılıyor, vücudum çeşitli şekillere giriyor, bir turlü sesleri birbirine bağlayamıyordum. Pşıneyi bırakıp, sanki ağır bir yük taşımış̧ gibi sere serpe oturdum. O ara Oğuz bana dönerek:
- Sen o pşıneyi çalamazsın, kendini boşuna yorma kabiliyetin yok. Deyince sinirlenmiştim. Oğuz’a dedim ki:
- Ben o pşıneyi çalacağım, seni de oynatmayacağım.
Oğuz’a kızgınlığımdan o gece pşıneyi eve getirmiş̧, bu sefer de evde kaldığım yerden devam etmeye başlamıştım. Bir anneme, bir babaanneme soruyordum. Oluyor mu, olmuyorsa nasıl olacak. Annem kızıyor bu halime, başka uğraşacak bir şey bulamadın mı diye. Ama babaannem seviniyor. Hatta çok ama çok seviniyor. Babaannem, yasadığı bir üzüntüden sonra felç̧ geçirmişti. Sol yanı tutmuyordu. Zor yiyor, zor yürüyor, zor anlaşılıyordu. Babaannemin benim pşıneyi öğrenmeme sevinmesi beni daha bir kamçıladı. Artık gündüzleri dernekte, geceleri evde bıkmadan, yorulmadan pşınenin seslerini keşfediyordum. Yorucu bir zaman surecinden sonra artık sesleri keşfetmiş̧, bu sefer de repertuar genişletme çalışmalarına başlamıştım. Yöremizdeki pşınavo ailesine bende katılmıştım. Irkince sınıf bir pşınavo. Usta pşınavo düğünde yorulunca, o dinleninceye değin düğünü ben idare ediyordum. Ben pşıneyi elime aldığımda dernekten arkadaşlarım yanıma geliyor, agu onlar vuruyor, dejuv ve voredleri onlar soyluyorlardı.
Derneğin gençleri olarak, çağrılı olsak da olmasak da her düğüne katılıyor, unutulan oyunları, yitirdiğimizi zannettiğimiz, aşırılaşmış̧ düğün xabzelerini büyüklerimizden öğrenip her düğünde uyguluyor, izleyenlerin şaşkınlığı ve beğenisini gördükçe bir sonraki düğüne daha bir istekle katılıyorduk. Yıllardır yapılamayan coşkulu düğünler yeniden canlanmaya başlamıştı.
Belli bir yaşta insanların katıldığı düğünlerin yerini artık her yaştan insanların katıldığı düğünler almış̧, yılların kaybolan o güzelim pşınavoları teker teker ortaya çıkmaya başlamıştı. Bizle başlayan bu hareketlilik düğüne gelen tüm insanlara yansıyordu. Ortaya bir mutluluk ve sevinç̧ tablosu çıkıyor bu da insanların yüzlerindeki ifadede kendini buluyordu.
Amcamların evine taşınışımız bugünlere denk geliyordu. Pşıneyi artık öğrenmiştim, hatta kendi çapımda ustalaşmaya bile başlamıştım. Babaannemle artık aynı odada kalıyorduk. Bazı geceler eve geç̧ dönerdim. Babaannem ise yatmaz, ben dönünceye değin pencerede beni bekler, görünce de seslenirdi:
- Halil, vora, vora, yavrum! Ben de:
- Seri, seri. Şıyeba, ha’e vu şıs şeşnuge xuge goll, derdim. Peşinden babaannem gece yarısı kahkahayı patlatırdı. Aslında o benim Çerkesçe’me gülüyordu. Alfabeyi öğrenince ona Çerkesçe hikâyeler okuyordum. İlk baslarında kotü olan telaffuzum yavaş̧ yavaş̧ düzelmeye başlamıştı. Ben Adığexer diye büyük laflar etmeye çalışınca babaannem:
- Mode mode, yepl diye bana dudak büker, beni beğenmezmiş̧ gibi yapar ama bilerek beni kışkırtarak konuşturur, sonra da gülerdi.
Sabah kahvaltıdan sonra pşıneyi alır, yanına oturur, başlardım çalmaya. Beni dinlemekten bıkmaz, yanlışlarımı söyler, bazen de dayanamaz, pşıneyi benden alır, o hasta haliyle çalar, doğrusunu öğretmeye çabalardı. Her seferinde Döşemedaşlı Cefi’yi örnek verir, onun ne kadar usta bir pşınavo olduğunu söyler, onun bestelediği müzikleri çalar, onun ne duygulu, pşıneye ne denli tutkun olduğunu anlatırdı. Hey gidi Thamıç Cefi, yi voredıjhemre kojığ, keğot cı... diye hayıflanarak; “Haydi, uç mode, Sefer dexeme adıy ko. Ay nex tereze yevoşt... diye yöremizin en usta pşınavosu Sefer Dayı’ya gitmemi salık vermişti.
Bir akşam babaannemin sözünü tutup Sefer Dayı’nın yanına gittim. Sefer Dayı tüm yaşamı boyunca oldukça sıkıntılar çekmiş, hayatın şamarını yemiş, hayatın tüm olumsuzluklarına rağmen direnen, onurlu, alçakgönüllü tam bir Çerkes beyefendisiydi. Bakışlarıyla, davranışlarıyla biz gençleri onore ederdi. Bize, bizim bir büyüğümüze göstermemiz gereken saygıyı gösterirdi. Onun bu ince nezaketi, bize, insan sevgisini, daha doğrusu insanlaşmayı aşılıyordu. Biz onun farkına daha sonraları
varacaktık... Kendisine pşıneyi tüm güzellikleriyle öğrenmek istediğimi anlattım. Bana yardımcı olursa çok sevineceğimi, kendisini sık sık dinleyebilmeyi arzuladığımı ilettim. Sevinmisti. “Ne güzel, ne güzel. Böyle öğrenmeye azimli, istekliler olursa hiç bir şey unutulmaz.” dedi umutsuzca. Arkasından pşıneyi eline aldı. Sefer Dayı ve pşıne artık baş başaydılar. İnce bir sesten başlayıp kalın seslere doğru giden, duygu yüklü, insanın yüreğine inen bir zefakoçıh çalıyordu. Sefer Dayı’nın gözleri bir noktaya takılmış, artık kimseyi görmüyor, kimseyi işitmiyordu. Parmakları sanki tuşların üzerinde bale yapıyor, ayakları ise sanki pamuk üstünde uçarcasına ritim tutuyordu. Sefer Dayı pşıneyle dans eder gibiydi. Pşıne hoşnuttu bu ilgiden!... O zaten böyle ilgiler istiyordu her zaman... Hızlandı her ikisi de. Zefakoçıhtan Zegelate geçmişler, tempo hızlanmıştı. Duymadığım ezgiler işitiyor, pşınenin maharetlerini ve onun muhteşem sesini bir ustadan dinleme farklılığını canlı olarak yaşıyordum...
Bu dinletinin sonunda, neden orada bulunduğumun yanıtını almıştım. Babaannemin beni Sefer Dayı’ya göndermesinin nedeni ilahe pşınenin gizlerine yapılacak bir yolculuk içindi. Yolculuk yorucuydu ve yolculuk şoförü varsa sonsuzluğa gidiyordu. Doğrusu ilahe pşıne işini iyi biliyordu...
Artık duygularımı pşıneye yüklemiştim. Günler, ayları kovalıyor ve ayrılmaz bir ikili oluşturuyoruz. Parmaklarım su toplamıyor, pşınenin tuşları onlara sıcak bir şefkat gösteriyordu. Bu sıcak şefkate ben de, bir zefakoçıh ve vuc besteleyerek karşılık veriyorum. Çevremiz kalabalıklaşıyor, düğünlerin, zexeslerin vazgeçilmez davetlileri oluyor, yaptığımız işlerden büyük mutluluk duyuyorduk.
O günler artık çoktan gerilerde kaldı. Babaannem, Sefer Dayı, oyunlarını taklit ettiğimiz kimi insanlar bedenen hayatta değiller. O güzel insanlar Nartıj Tha’nın himayesinde ince ruhlarıyla ülkelerine geri döndüler. Oşhamafe’nin eteklerinden doruklarına ulaşan kalabalıklara karıştılar. Şimdilerde ilahe pşıneyle voredler söyleyerek çocuklarının dönmesini bekliyorlar...
...Ve ben ilahe pşıneyi ne zaman elime alsam Oşhamafe’deki o kalabalıkların pşıne ve voredleriyle bana katıldıklarını hisseder gibi olurum.

Halil Ulutasli (Hatko)

Pşıne: mızıka, armonika
Dejuv: müziğe sesle yapılan eşlik Kaşen: sevgili, yar
Pxeçıç: vurmalı tahta ritim
Hatiyako: düğünü yöneten, yönlendiren Pşaşe Thamate: düğünde kızların lideri Pşınavo: mızıka çalan
Vored: şarkı
Oşhamafe: Kuzey Kafkasya’daki mitolojik Kaf Dağı, Elbruz
Zefako: Adığelerin ağır bir oyunu, kafenin anası
Agu: müziğe yapılan ritmik alkış
Xabze: gelenek, görenek, anane
Vora, vora: sen misin, sen misin
Serı, serı, ha’e vu şıs şeşnuke xuge ğoll: Benim, benim. Neden oturuyorsun? Gece yarısı oldu, yatsana.
Mode, mode yepl: Şuna bak sen
Thamıc: Acınası, zavallı
Yi voredıjhemre kojıg, kegot cı: Şarkılarıyla gitti. Bul şimdi.
Uç mode: Çekil başımdan
...dexeme adıy ko. Ay nex tereze yevost: ...gile git. O daha iyi çalar.
Zefakocıh: Adığelerin en ağır oyunu, kafenin anası, babası. Zegelate: Adığelerin en hızlı oyunlarından biri. Leperuş
Vuc: Çiftlerle oynanan herkesin katıldığı düğünün final oyunu Nartıj Tha: Mitolojik Adığe Tanrısı


Pşıne :Hatko Halil Ulutaşlı
Kafkas Flüt,Doli,Phaçec : Dzibe Kadir Sonuk



Track List:

1.       Zegelate                                                           
2.       Hatsuwa Zegelate                                             
3.       Pşınawo Cef'ım Yi Zefakoçıh                           
4.       Wuıc Xuray                                                    
5.       Pşınawo Sefer'im Yi Şeşen                            
6.       Kafe                                                                   
7.       Zegelate Goşexuray                                          
8.       Pşınawo Cef'ım Yi Zefakoçıh                    
9.       Awtle Behiye'm Yi Şeşen                            
10.   Wuıc                                                                  
11.   Leperuş                                                              
12.   Hanukom Yi Zefakoçıh                                     
13.   Zegelate Horidow                                             
14.   Mişer Çığım Kezğefexığe Zefakoçıh              
15.   Hatko Abidet'im Yi Şeşen                               




























Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Sunulan formatlar hakkında

Mp3: 128kpbs en düşük kalite; 256kbps orta kalite; 320kbps ise en kaliteli Mp3 formatıdır.

AAC: AAC Formatı Nokia, Sony, Apple gibi telefon üretici firmaların telefonlarında kullandığı bir müzik formatıdır.

ALAC: (Apple Lossless Audio Codec) apple'ın ses dosyalarını kayıpsız olarak sıkıştırmak için geliştirdiği bir format. müzik cdlerini hiç bir data kaybı olmadan yaklaşık yarı yarıya sıkıştırabiliyor. ipod ve iphone'de en yüksek ses kalitesi ile ancak bu formatta müzik dinleyebilirsiniz.

FLAC: En yüksek kalitedeki ses formatıdır. CD'deki kadar kaliteli ses verir. Mp3, AAC formatlarında olduğu gibi ses kaybı olmaz. Gerçekten müzik dinlediğinizi hissettiren bir formattır. Ama büyük boyuttadır.